Orhan Yıldırım


TAZEGÜL

Sonbahar yağmuru ve sis etrafı kaplamıştı. İkindi ezanı çoktan okunmuştu.


Sonbahar yağmuru ve sis etrafı kaplamıştı. İkindi ezanı çoktan okunmuştu. Akşam çökmek üzereydi. Sararmış otlar, çürümüş saman kokan toprak, yağmur sesine eşlik ederken mezarlığa ulaştı. Yanında ablası vardı. Mezarlık köyün arkasındaki dağın yamacındaydı. Çit ve duvarla çevrili mezarlığın kırık, bakımsız kapısından girdiler. Gözyaşları arasında Felek önde yürüyor, ablası Kader ise bir adım arkasından sessiz takip ediyordu.

Kamber taşından, mermerden, yassı uzun taşlardan oluşan mezarlar içerisinde on beş gün önce ölen kızının kabri başındaydı Felek. Yumruğunu ısırdı, yüzünü tırnaklarıyla kazıdı. Siyah başörtüsünü başından çıkarıp, kızının kabrinin üzerine fırlattı. Ahşap mezar başlığındaki kızının ismini öptü, kokladı, sarılıp ağladı. Yağmur ve sis etkisini artırmıştı. Yoğun sis içerisinde tekbir getirdi.  Kader’de tekbire eşlik etti. Ağladı, gözyaşları yağmura karıştı. Yağmur ve gözyaşları sis deryasında on beş gün önce üzeri örtülmüş mezarın üzerine usulca düştü. Felek’in ağlamaktan sesi kısılmıştı, dudakları titriyordu. Lacivert pardösüsü çamur olmuştu. Dizlerinin üzerine çöktüğü mezar başından, başını hafifçe göğe kaldırdı. Dua mı, beddua mı ettiği anlaşılmadı. Bir süre yağmur ve sise kin, nefret, acı dolu gözlerle baktı… Sis köyün üzerini, kaplamıştı.

Felek, mezarın üzerine sarıldı, toprağı avuçladı, yüzüne sürdü, kokladı. “Ah zalim felek ben sana ne yaptım. Körpemi, körpe kuzularımı elimden aldın. Ey kara toprak, daha doymadın mı canımdan can koparmaya. Yavrularımı benden ayırıp bağrına basmaya doymadın mı ha… Tazegül’ümü soldurup, dalımdan nasıl kopardın zalim felek, ocağı yıkılası felek” diye söylendi. Kader, kardeşinin ağıtını dinliyor o da sessizce gözyaşlarını döküyordu.

Dört yıl arayla iki bebeği ölmüştü. Gülamber iki aylıkken hastanede kucağında, Gülşeker ise üç aylıkken zehirli ishalden ölmüştü. Tazegül ise beşikteki yatağında ölmüştü. Yirmi günlüktü. Sabah ezanıyla uyanıp emzirmek için beşikten çıkardığı Tazegül’ün cansız bedenini kucağına aldığında çığlık atmıştı. Ninniyle uyuttuğu bebeğinin ölüsünü sarılmış, koklamış, bağrına basmış ağıt yakmıştı. Felek’e felek yine vurmuştu.

“Tazegül’üm tazegülüm

Cilvesine kurban olduğum

Amcan oğluna gelin olduğunda

Koluna Erzurum bileziği çekeyim.

Sabahtan akşama gül koklarım

Kundağında gül tenini kollarım

Sensiz geçmez gül kokulu akşamlar

Bülbülü gurbette Tazegül’üm

Allah bahtını gül eylesin Tazegülüm’üm”

Daha on beş gün önce beşiğinin başucunda kundaklayıp ninniyle uyuttuğu Tazegül’ün mezarı başında şimdi ağıt yakıyordu. Yüreği yanıyordu. Bebeği toprağa verilmişti. Bir karış toprağın altında Tazegül’ü yatıyordu. Uyuyordu. Yağmur şiddetini artırdı. Sis kalın bir tabaka oldu. Ne köy ne de çevredeki mezar taşları görülüyordu. Sis ve yağmur Felek’in acısını örtüyordu. Uzaktan bir köpek havlaması, koyun sesleri, davarı köye getiren çobanın kalın sesi işitildi. Kader, fısıltı ile, “Felek kendini daha fazla heba etme. Kendine gel. Taktiri ilahi. Allah, sana ve çocuklarına uzun ömür versin. Haydi eve dönelim. Çocuklar analarını merak etmiştir.”

Felek, hafif aralanmış olan sisin arasından donmuş bakışlarıyla ablasıyla göz göze geldi. “Abla, kızımı, Tazegül’ümü çok özledim. Kızımın hasretine dayanamıyorum…” Kader, kardeşinin sözünü yarıda keserek, “Felek, sakın aklıma geleni yapmayasın. Günahtır. Kadere rıza göster. Veren de O, alan da O.  “Daha birçok şey söyleyecekti. Felek, Kader’in söylediklerini artık duymuyor, sisi, yağmuru hissetmiyordu. Tarlada orak tutmuş, harmandan saman taşımış, evinin inşaatına taş taşımış bu köy kadını çelikleşmiş parmaklarını mezarın toprağına daldırdı. Yaralı dişi bir aslan gibi, mezarın toprağını Kader’in şaşkın bakışları arasında kazımaya başladı. “Tazegül’üm, gül kokulum.” sözleri dudaklarından dökülürken, hızla, hırsla, acıyla kazımaya devam etti. Kader, kardeşinin acısının, keder sınırlarını aştığını anladı. Sustu. Felek, Tazegül’ün yarım metre derinliğini bulan mezarını tırnaklarıyla kazıdı. Çamurlu avuçlarında kefeni çamura bulanmış Tazegül’ü tutuyordu. “Bir hayvan ölüsü gibi toprağa verilmiş talihsiz yavrum. Merteksiz toprağa gömülmüş Tazegül’üm,” diyerek sessizliği yırtan çığlık attı. Yağmur ve sisin perdelediği Felek, kızının kefenli cesedini kollarının arasına alıp bağrına bastı. Öptü, bir daha öptü. Kefenin baş bağının ipini çözüp kızının yüzünü açtı. Bebeğinin alnına nisan karı yağmış gibiydi. Çamurlu, nasır elleriyle kızının alnını, yanaklarını, saçlarını okşadı, öptü. Bağrına bastı. Dudaklarından dua döküldü. Bir süre harekesiz kaldı. Ani ve şiddetli bir ses tonuyla ablasına, “Kader, kızım it eniği değil. Git, merekten tahta getir de Tazegül’ümü gömelim. İmansızlar, vicdansızlar kızımı merteksiz toprağa vermiş.”

Sis ve yağmur Erzurum’un ova köyünde etkisini sürdürürken Felek, kızının mezarına mertek yerleştirip yeniden defnetmişti. Akşam ezanı okunurken bitkin şekilde evine dönen Felek,  “Abla rahatladım. Kızımı son kez kokladım, kucağıma aldım sevdim. Biliyor musun Gülamber ile Gülşeker’in de ölümlerinin on beşinci gününde mezarlarından çıkarıp sevip, koklayıp ellerimle yeniden toprağa verdim.” Diyebildi.